Etnik yalanlar söyledim. Yok yere vedalar çıkarttım, geri dönüşlerimi merak ettim hep. Edeceğim küfürün haddini hasabını aradım sokaklarda. Bulamadım. Bulunmadım... Acı bir siren sesiyle götürüldüm. Göz altına alındı yalnızlıklarım. Belkide bu yüzden hiç sevmedim geceleri.
Hatırlamadığım acılar buldum sonra kendime. Yeşil ışıkta geçecek kadar haklıydım, daha fazlasıda bende yoktu zaten. Sustum... Yerim farkedildi. Kendimle yer değiştirdim. Olmadı. Anlamsız harf kombinasyonlarından öteye gidemiyordum.. Kelimeler gereksiz diyordu Burroughs. Onu haklı çıkarttım.
Halk arasında rağbet gören, iki iki daha dört eder gibi adi örnekler verdim kendime. Ama kendimi buna inandıracak salaklığı nasıl bulacaktım. Basit bir işlem tablosuyla koca bir hayatı anlatabiliyordunuz. Boru mu? Bu bir mucizeydi. Mucizenin alçaklığına inandırıyordu. Ama ya yanılgılar. ... Peşi sıra yanıklarımı atarsam kaç kilo çekebileceğimi düşündüm. Toprak zeminde bir hiçtim... Rahatsız oldum ve rahat ettim. Bazı gecelerse tümden yoktum.
Ölenin ayıbı olur mu be usta?
Buyüzden kendi başımda ağlamak için dualar öğrenmeliydim. Öğrendim. Dua etmenin alçaklığına vardım. Bu yüzden alkol aşımı sonrasına sakladım gözyaşlarımı. Bir sarhoşun edebi yürüyüşü gibi; bir adım öne, iki adım arkaya gittim. İleriye dönüktü bütün senkronlarım ama yemedi, yetmedi.
Yol uzadı... Yürüdükçe uzadı.... Kendimden sola döndüm hiçbir işe yaramadı. Gitmek istedikçe hep geri geldim. Üstüm başım yağmur kokuyordu. Hiçkimse onların üzerimdeki son günlerini bilmiyordu. Sarılıyorlardı; doya doya güzelmişim gibi sarılıyorlardı bana. Bir zaman sonra üzerimdeki yağmurlarda onları farketmemeye başlıyordu. Belkide sırf bu yüzden semptom gidericilerle yaklaştım mutluluklara. Bildiğim acılar, tanımadığım sevinçlere dönüşüyordu. Tanımadığım yüzlere...tenlere...gün batımlarına...
Bir yarınım olsun istemiştim oysa. Beceremedim. Dünün bilinciyle bu günü yaşamak, bağışlamak, hoş görmek...bu çok adiceydi. Düştüm ve düştüm ve tekrar ve tekrar. Ezbere bağlaçların mizanseline uğradım.
Düşenin ayıbı oluyordu be usta! En vurucu nokta da zamandı. Zamanı gelince herşey geçer gibi sağı solu kıçı başı belli olan cümlelere hiç inanmadım. Birbirimizi çözmemiz için ikimizi birden öldürmek gerekiyordu. Öldürmek ve sonra bir kaç polis yardımıyla bulunmak, sorgulanmak, suçu itiraf etmek, suçtan vazgeçmek gerekiyordu. Kimbilir belkide işkence altında imza. En iyisi buydu aslında. Buradan bakarsak bu da bir süreçti ama bunlar devam ederken alışmaya başlıyordun. Alışmakla zaman arasında ortak bir yan olduğunu, sana nasıl peşkeş çektiklerini farkediyordun ve bu yüzden zamanın ibneliğine güvenmeye başlıyordun. En acı kısmıda buydu zaten.
Güvenmek ne boktan şeydi be usta! Yanlışı düzelttikten sonra, doğru neyimize yarayacaktı? Orjinal bir buluş değildi bu. Uzunca bir ara mı vermeliydi bünye olanlara? Hayatında olup bitenleri bilen biri için bu ara seni unutmadım meziyeti düzmekten başka bir işe yaramazdıki. Metoroloji yanılmıyordu artık. İyimser biri olmak yüreğin cahilliğiydi.
Ölmek garip şeydi be usta!
İşin ters tarafı, Hayat beni öldürürken rahat bırakıyordu.









--
el sol se está levantando en mí
--
Ezgi Aksoy
--
el sol se está levantando en mí
--
Ezgi Aksoy
--
Serhat Bayram || serhatbayram.net
--
--
siyahi secmek beyazi mesru kilar
--
gerçeklerle oynarım
--
siyahi secmek beyazi mesru kilar
Previous Page123Next Page